08.03.2020
Üst düzey bilimsel gelişmelerin, bilim-kurgu ile çakışmaya başladığı ve bu bilimsel ilerlemelerin de dünya üzerindeki zengin bir azınlığın elinde olmasını eleştirerek ‘Klasik sosyolojinin sonu mu?’ diye sormuştum geçen hafta. Hatta batı ve doğu toplumlarında ‘devlet’ kavramını, Marx’ın Asya tipi üretim modeli ve Kemal Tahir’in düşünceleri üzerinden yazmak istedim ancak konunun genişliğinden dolayı daha sonra değinmeye karar verdim. Ancak bilimsel gelişmelerin dünyada yeni bir sosyoloji yarattığını da vurgulamak istedim.
Dünyaya bakınca ufkumuzu genişleten ve bu düşüncelerden sonra bu hafta ülkemizde vizyona giren ve Adana Film Festivali’nde en iyi film ve en iyi yönetmen ödüllerini alan ‘Nuh Tepesi’ filmini izledim. Ne mi hissettim? Ne yalan diyeyim ülkemizin dünyadan kopuk ve ana karadan çok uzakta masallarda yaşayan bir ada ülkesi olduğunu hissettim! Çünkü yıl 2020 ve hala Natuk Baytan’ın 1981 yapımı ‘Üç kağıtçı’ filmi misali sosyolojik analiz yapan bir film karşımızda. Almanya’dan babasından kalan malları satmak için gelen Kemal Sunal’ın oynadığı, romatizma hastası olan Rıfkı karakteri ve onun batı yüzü görmüş ‘ilericiliği’ karşısında, cahil köylü ve onları yağmur duası bahanesi ile sömüren şeyh Arif var. İki filmde de doğruları gören imam karakteri de var ancak ikisinde de ciddiye alınmaz! Ah oysa o doğruyu söyleyen hocaların sözü dinlenmiş olsaydı ne halde olurdu şimdi memleket! Yani iki filmde de toplumu imamların aydınlatabileceğine bir inanç var ki bu da çok ilginç. Nuh Tepesi filminde, eşini ve çocuğunu bırakıp bir başka kadın için Fransa’ya giden bir baba var. ( Osman Sınav’ın yeni dizisinin sloganı olan ‘Kimse sınanmadığı aşkın masumu sayılmaz’ ilkesi gereği sorumsuz biri diyemiyoruz tabii) Baba yıllar sonra- kanser olduğu için- doğduğu köyde, küçükken diktiğini iddia ettiği ve kendilerine ait olan topraktaki bu ağacın altına gömülmek için ülkesine dönüyor. Bu sırada İstanbul’da yaşayan ve uzun zamandır görüşmediği oğlunu da yanına alır ve köye giderler.
Filmin iki ayrı konusu var. Birincisi ülkemizde son yıllarda yaşanan olaylara kendince ‘ayna tuttuğu’’ bir toplumsal analiz girişimi var. Az önce anlattığım Natuk Baytan’ın ‘Üç kağıtçı’ filmi misali bir analiz. Yani “Ne çektiksek bu yobazlar yüzünden çektik” kısmı! Bu bana göre ülkemizin bu dönemini açıklamadaki en ‘yoz dil’. Neden? Filmde köylüler, bir ağacı Nuh Peygamberin diktiğini iddia eder ve insanlar sırf bu ağacı görmek ve adakta bulunmak için köye gelirler ve bundan da köylü nemalanır. Üçkağıtçı filminde romatizma hastası olduğu için yağmurun yağacağını önceden tahmin eden Kemal Sunal’ın, şeyhi rezil etmesi misalini hatırlayın. Sinemamızın güzide filmlerinden ‘New York’ta Beş Minare’ filminde hapishane sahnesinde radikal İslamcı bir şeyhi örnek verdiği hadislerle hidayete erdiren yine usta oyuncumuz Haluk Bilginer’in oynadığı Hacı Gümüş karakteri misali bu kez de ‘Haksızlık karşısında susan dil şeytandır.’ Sözünü hatırlatarak yobaz halkı aydınlatan baba karakteri var.
Filmin diğer meselesi ne? O da baba-oğul çatışması üzerinden anlatılmaya çalışılmış. Bunu da Dostoyevski’nin pek uyumlu olmasa da ‘Budala’ kitabının filmde gösterilmesi, Ali Atay’ın oynadığı karakterin iç çatışmalarını anlattığını farz edebiliriz. Ne de olsa insan iç çatışmalarını ve psikolojisini en iyi anlatan Dostoyevski ustadır, bu gerçek, buradaki öyküyü anlatmasa da anlatmak istediği, öykündüğü anlatım biçimini en azından gösteriyor.
Shohei İmamura’nın sert bir dille anlattığı ‘Narayama Türküsü’nde’ köylülerin, varolan kıtlık nedeniyle yaşlıları, din bahanesi ile dağa yani ölüme terketmelerini anlatır. Din, toplumların yönetimi ve alınan kararlar için bir tür kılıf, bir tür sostan öte bir şey değil der gibidir, İmamura. Ancak gel gör ki bizim Amerikalarda eğitim alıp yaşamış genç yönetmenlerimiz Türkiye değişse de değişimi görememekte ısrarcılar!
Tom Hardy’nin oynadığı, Steven Knight’ın bir otomobil içinde geçen muhteşem filmi Locke’da evli bir adamın hamile sevgilisinin doğumuna yetişip bir taraftan da iş yerindeki krizi yönettiği ve esas olarak babasının sorumsuzluğu nedeniyle üzerinde oluşan travma ile hesaplaşan bir oğulun hikayesini anlatır.
Yani diyeceğim yurt dışına gidip dünya görenimiz de klişelerimizden, ezberlerimizden kurtulmayı başaramıyor. Ülkemizde özellikle mevcut iktidarla birlikte gerçekleşen en önemli şey kapitalizmin yaygınlaşması ve oturmasıdır, dini söylemler işin paravan kısmıdır. Ancak gelin görün ki esas mesele olan kapitalizm sinemamızda genelde es geçilmekte? Neden? Aklıma Matteo Garrone’nin ‘Dogman’ filmi geliyor. Filmde külhanbeyi biri var, tüm mahalle şikayetçidir ancak astığı astık kestiği kestik bir tip. Mahallenin en saf ve temiz karakterini kullanarak hırsızlık yapar. Tüm herkes bilir gerçeği ancak herkes onu suçlamak yerine en saf karakteri suçlar. Bizim sinemamızda da durum benzer! Herkes asıl soruna yönelip dayak yeme tehlikesindense, zayıf olanı dövmeyi seçiyor. Böylece mücadele etmiş gibi hissediyorlar, daha ne!