22.12.2019
Zamanla bilim ve teknoloji değişiyor. Bunların insan yaşamını ve toplumsal yapıyı dönüştürdüğü de bir gerçek. Bilim ve teknoloji üretiminin kapitalizmin elinde olduğu gerçeğini de göz önünde bulundurursak, toplumlardaki değişimin kimin elinde olduğunu ve ne yönde değişebileceğini de rahatlıkla anlayabiliriz.
Narcos dizisini ele alalım. 30-40 yıl öncesini anlatan bir dizi. Ancak teknolojinin toplumsal hayatı etkilemesinin hızını görme adına güzel bir örnek. Ha Muhteşem Yüzyıl, ha Narcos… Çünkü yaygın olarak internet yok, cep telefonu yok ve sosyal medya yok. Bunlar olmadığı için Pablo Escobar o kadar güçlenebiliyor ve belli seviyede sistemden bağımsız olabiliyor. Şimdilerde yeni Escobar’lar elbette vardır ancak sistem tarafından tamamen kontrol altına alınmış ve gücünün sınırı tamamen sistem tarafından belirlenen, bir tür sistemin memuru haline gelmiş, görevli mafyalar haline dönüşmüşlerdir.
Diziyi izleyenler bilir. İkide bir Escobar’ın telefon konuşmalarının yerini tespit etmek için alçaktan uçan uçaklar vardır. Şimdilerde ise durum Oliver Stone’un Snowden filminde anlattığı gibi; yani internet, kredi kartı alışverişleri, uygulamalar ile her şeyinizi takip edebilen bir sistem mevcut. Hatta sizi sizden daha iyi tanıyan ve sizin internet aramalarınızdan, alışverişlerinizden, sizin nasıl biri olduğunuzu anlayan ve size ne tür reklamlar göstermesi gerektiğini bilen bir sistem söz konusu. Ve sistemin en güzel özelliği de sınırsız özgürlük içerisinde olduğunuz hissi vermesi!
Para ve güç her şeyi belirliyor. ABD’de 1973 yılına kadar eşcinsellik priskyatristler tarafından bir hastalık olarak görülüyordu. Eşcinseller ne yaptı? Örgütlendiler ve Amerikan Psikiyatri Derneği’ne baskı yaptılar. Sonuç, psikiyatrinin kutsal kitabı sayılan DSM’den bu yanlış kararı çıkarttılar.
Tıpta hastalıklarla ilgili patognomonik diye bir kavram var. Bir hastada belirli bir özellik varsa başka bir şey bakmaya gerek yok çünkü bu özellik sadece o hastalıkta görülebilir bir şeydir. İş o kadar ilerledi ki Batı için bir ülkenin demokratik olup olmadığının en net kanıtı eşcinsel hakları oldu. Bir ülkede eçcinsel hakları varsa, o ülke demokratiktir gibi bir algı oluştu.
Marriage Story filmine bakın, Kramer Kramer’e Karşı filmi ile benzer bir içeriğe sahip. İkisi de tek çocukları olan, erkeğin işkolik olduğu, kadının boşanmak istediği bir ailenin hikayesi. 1979 yapımı filmde kadının ayrılma isteği muallakta bırakılmış. Belki depresyon? İlgi görmeme? Ancak 2019 yapımı filmde, durum daha net zira feminizmin(her ne kadar kapitalist anlayışta da olsa) etkili olduğu ve yükselmeye başladığı bir dönemi yansıtıyor.
Kadın kocasının gölgesinde kalmaktan ve bireysel olarak ilerleyememekten şikayetçi. Bu film ‘’Başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır’’ dönemine isyan filmidir. Artık kadının kendisi var olmak ve başarılı olmak istiyor, yardımcı rollerde ya da gölgede kalmak istemiyor, başrolde ve önde olmak istiyor. Hatta film geniş ailenin(biraz daha fazla tüketici yaratma adına) yıkıldığı ve çekirdek ailenin oluştuğu dönemin de sonunun geldiği iddiasında. Belki de çekirdek aile dönemi bile sona eriyor. Tamamen bağımsız yaşamları olan, çocuk gibi belli konularda bir araya gelen, tamamen bağımsız bireylerden oluşan, konfederatif bir yapı belki de önümüzdeki dönemlerde söz sahibi olacak.
Zaten film kadını ya da erkeği yargılamıyor. Hatta birbirlerini sevdikleri halde tekrar birleşmeleri için bir çaba içinde de değil. İkisi de iyi ancak ikisi de bağımsız birey. İş böyle olunca da eski tip aile kavramının devam etmesi mümkün değil iddiasında. Teknoloioji ve bilimsel ilerlemelerin toplumsal değişimlerini görüyoruz, tabi kapitalist anlamda. Atomun parçalandığı dünyada, çekirdek ailenin de parçalanabileceği bir gerçek.
Filmde Laura Dern’in oynadığı avukat karakterinin batılı toplumların temelini oluşturan Yahudi-Hıristiyan kökenlerinden destek alan erkek egemen topluma getirdiği sert eleştiriler de ilginçti. İsa üzerinden yapılan eleştirinin bir benzeri de ‘’Damızlık Kızın Öyküsü’’ dizisinde de var. Hesaplaşma sadece günümüzden ibaret değil. Filmin bir başka özelliği de devletin hukuk sistemi ile birey üzerinde kurduğu egemenlik sahasının, avukatların yaklaşımı ile net bir şekilde gösterilmesi. Sonuç itibari ile Marriage Story, bireyselliğin en zirve eseri olan Ayn Rand’ın ‘’Hayatın Kaynağı’’ kitabını bile kadınlar için yeniden tartışmaya açacak kadar ileri bir feminist isyan filmi. Ancak bu isyan o kadar naif anlatılmış ki derinde sert akan ancak yüzeyden bakınca sakin görünen bir nehir gibi görünüyor. Bakalım hangi kavramlar bu sakin görünen nehirde yok olacak!