02.01.2022
Adam McKay’ı ‘2008 Mortgage’ krizinin arkaplanını başarılı bir şekilde ortaya koyduğu “The Bigshort” filmi ile daha önce yazmıştık. Bireysel öykülerden yola çıkıp toplumsal olanı (bizdeki yandaşların kirlettiği ifade ile ‘büyük resmi’) estetik bir sinema dili ile anlatmıştı.
“Don’t Look Up” filmi de anlatım üslubu açısından benzer bir yapıda. Ancak başarılı mı? Bence değil. Zayıf kalan yönü toplumu oluşturan insanların eleştirisinin dozu ile alakalı.
Önce kısaca konusundan bahsedelim. Bir bilim insanı teleskopla uzay ile ilişkili gözlemler yaparken Dünyaya hızla yaklaşan bir kuyruklu yıldız fark eder. Hocası ile birlikte ayrıntılı hesaplamalar yaptıklarında, bunun dünyaya 6 ay sonra çarpacağını tespit ederler. Yetkililere bilgi verirler. Ancak yetkililerin ABD Başkanı da dahil olayı politik fayda açısından değerlendirirler.
Sonrasında da “House of Cards” dizisi normal rotasında seyretmiş olsaydı olaylar işleyeceği konuya varırdı. Dizide ABD Başkanı olmak için her şeyi yapan Frank Underwood 5. Sezonda ABD Başkanının, aslında perde arkasındaki kapitalist şirket lobisinin sekreteryasını yaptığını farkeder ve o da bu esas güç olan lobinin başına geçmeye çalışır. Bu filmde de tüm dünyayı yok edebilecek bu felaket karşısında önce nükleer füzelerle kuyruklu yıldızın yönünü değiştirme kararı alınırken, kapitalizmin içgüdüsel dürtüsü olan faydacılık ön plana çıkar ve kuyruklu yıldızdaki değerli madenlerden dolayı, onu parçalara ayırıp okyanusa düşürmek ve bu madenleri elde etme fikri kabul görür. Kıyametten bile fayda sağlama düşüncesi! Olmayacak bir kapitalist mantık değil.
Burada bir parantez açayım. Fatih Akın’ın “Paramparça” filmi Altın Küre ödülü almıştı ve Oscar’ın habercisi dedikleri için de herkes Oscar’ı da alacak diye bekliyordu. Ben buna inanan arkadaşlarla iddiaya girdim. Değil kazanmak aday bile olamayacak diye. Sonrasında ben haklı çıktım. Holywood ve kapitalizmin yeni başlangıçlara yol açmayan bir mutlak son ile işi olmaz, olamaz. Çünkü kapitalizmin ölüm sonrasına yönelik bir fikri yoktur daha doğrusu umurunda değildir. Ancak Fatih Akın, Lars Von Trier’in “Melankoli” filmi misali kahramanın sonunu getirmiş, bir tür intihar bombacısı yapmıştır. Ölen kahramanın ardından filmde olan ve onun hikayesini anlatacak kimse kalmamıştır. Bunun kapitalist bir dünya açısından karşılığı yoktur.
Parantezi kapatırken hatırlatalım bu filmde örneğin dünya yok olsa bile insanlık, aldıkları yanlış kararlarla dünyayı yok eden zenginler tarafından uzayda kurulan yeni bir dünyada devam etmektedir. Quen’in parçasındaki gibi kapitalizmin temel mantığı ne olursa olsun “Show must go on”
Filmin bu yönleri göstermesi güzel ancak zayıf kaldığı iki yer var. Birincisi bilimin bağımsız olabileceği fikri. Ki bu çok büyük bir yanılgı. Çünkü kapitalizmin varlığının en büyük dayanağı bilimi tekeline almış olmasıdır. En basitinden Watson’ın Say yayınlarından çıkan ‘İkili Sarmal’ adlı kitabını okuyabilirsiniz. Sürekli kaynak, fon nerden bulacağım, bursumu nasıl devam ettirebilirim gibi yakınmaları var kitapta. Parayı verenlerin kontrolünde bir bilimin söz konusu olduğunu anlamak için ideal bir kitap. Bizdeki ilkel haliyle anlatacak olursak, Fetullahçılara tüm devlet mekanizmalarının teslim edildiği dönemlerde, bir insanın üniversiteye girebilmesi, akademik ünvana sahip olabilmesi için onlardan icazet alması gibi bir durum. Tabi her durumda kötü de olsa ilkini tercih ederim. Çünkü ciddi yan etkilerine rağmen daha ilerlemeci bir durum. En azından feodal değil! Kapitalist dünyada insanlık adına yanlış dahi yapsanız, ilerlemeci yönü yüzünden suyun üzerinde kalmanızı sağlar. Güney Kore misali.
Mark Rylance’nin başarı ile oynadığı bir parça Steve Jobs benzeri bir kapitalist patron karakteri esas gerçek güçtür. Ve bu güç doğal olarak önce ve hatta sadece kendine yontar her olayı. Günümüz dünyasının en önemli sorunu da bence bu! Şirketlerin hakimiyetinde bir dünya söz konusu. Hiçbir resmi görevleri ve yetkileri yok. Ancak tüm kararları, demokrasi oyunu ile seçilen yöneticilere kendi istekleri doğrultusunda aldırıyorlar. Bir tür yöneticiler kukla, bunlar da kukla oynatıcısı gibi! Tüm bu gerçekler ortadayken kapitalist güç odaklarından bağımsız bir bilim olma ihtimali maalesef imkansız!
Diğer taraftan Covid-19 pandemisi sürecinde sıkça gördüğümüz gibi filmde de kuyruklu yıldızın gerçek olmadığına inan sıradan insanları da film anlatıyor ve eleştiriyor. Ancak şunu da unutmamak gerek bu insanlara aptal deyip de olayı kapatmak biraz işin kolaycılığı bence. Hatta daha da ileri gideyim bu insanlar aslında kapitalist sistemdeki yanlışı hisseden insanlar ancak bu tepkileri tümden olduğu için yanlış yönlendirmeye açık sadece. Bu insanları aşağılamak yerine bilinçlendirerek doğru toplumsal muhalefete katmak gerek.
Sidney Lümet’in başyapıtı “Network” Tim Burton’un “Mars Attack” ve Mike Judge’nin “İdiocrasy” filmlerini hatırlayınca, bu filmin pek de yenilikçi bir eleştiri getirdiğini söylemek zor.
Son olarak Boğaziçi eylemlerinde “Aşağı Bak” sözünü hatırlayınca, ‘Yukarı Bakma’ da bizim için fena değil aslında.