31.08.2026
Oslo, 31 Ağustos, Joachim Trier’in nedense her 31 Ağustos’ta yeniden izlemeye niyet ettiğim, ancak çoğu yıl araya kaynayan 2011 yapımı erken dönem filmlerinden. Trier, daha sonra Dünyanın En Kötü İnsanı ve son olarak da bana göre geçen yılın en iyi filmi olan Manevi Değer ile sinemasının en olgun düzeyine ulaştı.
Varoluş için yok oluş ihtimali ve düşüncesi gerekir. Varoluşu düşünebilmek için de rutin hayatın dışına çıkıp hayata dışarıdan bakmak…
Bunlar bizim coğrafyamızdan bakıldığında yıldızlar kadar uzak kavramlar. Neden? Çünkü küçük dertler, meşguliyetler ve mutluluğa dair kırıntılarla doymaya alışığız. İnsan, alıştığı şeylerin oluşturduğu hapishanenin konforuna zaten yatkındır; bu coğrafyada ise durağanlığımızın sınırlarını çoğu zaman bu alışkanlıklar belirler. Herkes gibi ölürüz ama öylesine yaşarız.
Bir kongrede, sistemin başarı ölçütü olarak sunduğu unvanları, maddi imkânları ve mesleki konumları edinmiş bir hocamız yeni bir roman yazdığını söyledi. Ben de roman üzerine birkaç yorum yapınca bir an durdu ve “Neyi fark ettim, biliyor musun? Aslında ben varoluşçuymuşum,” dedi.
Tabii kendisine şunu diyemedim: “Hocam, sistemin başarı diye önünüze koyduğu bütün kutucukları tek tek işaretleyerek oyunu tüketmişsiniz. Şimdi de ‘Ben neyim?’ diye düşünmeye başlamışsınız. Yani hayatın esas sorusu, ölümün varlığını daha fazla hissettiğiniz bir dönemde gündeminiz olmuş.”
Bizim coğrafyamızda özellikle okumuş, yazmış ve meslek sahibi insanlar da bazen bir bilgisayar oyunu bağımlısı gibi sistemin puanlarını toplar. Unvan, makam, para, yayın, itibar… Sonra oyundaki başarı sıralarına bakarak gerçek hayatta da aynı ölçüde kabul edilmeyi beklerler. Oysa sanal olan belki de yalnızca bilgisayar oyunu değildir. Sistemin başarı diye önlerine koyduğu bu puan tablosu da zeki insanları hayatın asıl sorularından uzaklaştıran büyük bir oyalanma işlevi görebilir. İnsan oyunu tamamladığında ise ekranın dışında bekleyen soruyla karşılaşır: “Bütün bunları kazandım ama ben kimim?”
E biz böyleyiz diye dünyanın da böyle olması gerekmiyor; Allah’tan öyle de değil. Batman: Kara Şövalye filminde Joker, şehrin bütün kötülerinin Batman korkusuyla kuytu bir yerde toplandığı sırada içeri girer ve “Bu şehir daha nitelikli suçluları hak ediyor,” der. Bizim de kendimizi bir hacıyatmaz gibi hep aynı noktaya döndüren bu sahte durağanlığın, üzerimize çöken sis perdesinin ötesindeki dertlerle dertlenmeye hakkımız yok mu? Bir toplumun yalnızca cevaplarının değil, dertlerinin ve sorularının niteliği de onun gelişmişlik düzeyini göstermez mi?
Biraz da gerçek dünyanın simülasyonu olan bir çizgi filmin ya da bitmek bilmeyen bir arkası yarın dizisinin güvenli dünyasında yaşıyoruz. Hasan Hüseyin Korkmazgil’in Yineli şiirindeki gibi… Kuşaklar geçiyor ama uzun zamandır ana karakterleri oynayanlar bile değişmiyor. Hep korku, tehdit ve beka sorunu içindeyiz. Bizi yok etmek isteyen düşmanların bulunması elbette mümkündür; fakat onların kolayca yok edebileceği bir lokma olmaktan çıkmak için neden bir türlü bir şey yapılmadığı sorusu hiç sorulmaz. Kuşaklar geçer, düşmanın adı değişir, beka sorunu hiç değişmez. İstikrar ve huzur, bu coğrafyaya ait kavramlar olmasa gerek.
Temel, arkadaşıyla birlikte filme gider. Filmdeki adam onuncu kattan düşünce, “Salak, yine düştü,” der. Arkadaşı, “Bu filmi daha önce izledin mi?” diye sorunca da “Evet ama bu kez kurtulur diye düşündüm,” cevabını verir. Biz de Temel misali, aynı filmi her defasında başka bir sonuç umarak izliyoruz.
Yaptığımız şey, olanı değiştirecek bir birlik veya örgütlenme kurmak değil; yalnızca olup bitene yeni kılıflar uydurmak ve kendi kendimizin psikoloğu olmak. Popüler psikolojinin bu topraklarda, aklı başında ve hayatında pek çok şey başarmış insanlar arasında bile bu kadar kabul görmesinin nedenlerinden biri de bu olsa gerek. Yoksa insan, içi boş “hayat acemileri için yaşam rehberleri”nden neden medet umar? “Başka bir dünya mümkün,” demek yerine “Başkaları narsist ve aptal, ben ise iyiyim,” biçimindeki çocukça yemle neden beslenir? Bu da bir kırıntı değil midir? Kendini kandırmanın, ikna etmenin ve hayatın üzerini örtmenin daha çağdaş bir biçimi…
Filmin ana karakteri Anders, uzun ve başarılı geçtiği söylenen rehabilitasyon sürecinden sonra hayata dönüşünü sınamak üzere Oslo’ya gönderilir. Bir iş görüşmesine gidecek, eski çevresiyle karşılaşacak ve korunaklı bir ortamda kazandığı iyileşmenin gerçek hayat karşısında ne kadar dayanıklı olduğunu görecektir.
Teorik olanın pratik gerçeklikle sınanması her zaman tehlikeli, hatta zaman zaman yıkıcıdır. Rehabilitasyon elbette yalnızca teoriden ibaret değildir; ancak sınırları belirlenmiş, denetlenen ve eski tetikleyicilerden görece uzak bir hayattır. Oslo ise geçmişin, kayıpların, ilişkilerin, karşılaştırmaların ve özgür seçim zorunluluğunun yeniden ortaya çıktığı gerçek hayatın kendisidir.
Kongrede karşılaştığım hocamız, sistemin oyununu tamamladıktan sonra önünde açılan boşluktan bir roman çıkarmıştı. Anders ise oyun sürerken karşılaştığı boşluktan yeni bir hayat çıkaramaz. Biri oyunun sonunda “Ben kimim?” diye sorarak üretime yönelirken diğeri henüz oyun devam ederken sistemin kendisine verebileceği bütün cevapları yetersiz bulur.
Genç Marx’ı düşünün: 1845’te, o zamana kadarki filozofları eleştirirken dünyayı yalnızca anlamanın yetmediğini, asıl meselenin onu değiştirmek olduğunu söyler. Böylece teoriden pratiğe, dolayısıyla politik olana geçer. Politik sözcüğü bu coğrafyada yalnızca A’cılık veya B’ciliğe indirgenerek anlamını büyük ölçüde kaybetmiş olsa da hâlâ anlaşılabileceğini umalım.
Marx, elini taşın altına koyarak düşüncesini gerçek dünyanın içinde sınar. Fakat 1848 devrimleri teorinin beklediği sonucu doğurmaz. Bunun üzerine yenilgiyi düşüncenin sonu saymak yerine pratiği ve yaşamı yeniden anlamak için teorisini geliştirir; sonunda büyük eseri Das Kapital ortaya çıkar. Esas olan yenilmemek değil; yenilgiden ders çıkarmak, onu anlamak ve yeni bir düşünceye dönüştürmektir. Marx, teorisinin gerçekle çatışmasından yeni bir teori üretirken Anders, benliğinin hayatla çatışmasından yeni bir hayat üretemez.
İnsan, su gibi en kolay yola akmaya heveslidir. Su nasıl dış koşulların belirlediği yatağa akarsa insan da kendisine en kolay yolu sunan sistemin belirlediği alana yerleşir ve zamanla orayı kendi dünyası sanır. Ancak insanı sudan ayıran şey, içinde aktığı yatağın doğal ve değişmez olmadığını fark edebilmesi; başkalarıyla birleşerek yönünü değiştirebilmesidir.
Anders, rutinin dışına çıkma ve varoluşunu sorgulama cüreti göstermiştir. İşleri fena gitmezken bir boşluğa düşer; Orhan Veli misali belediyenin kapatmayı ve önlem almayı unuttuğu bir çukura değil elbette. Hayatındaki anlam kavramını kaybeder. Bu, yeni bir varoluşun ilk şartı olabilecek bir yok oluştur; çünkü yeni bir varoluş kurabilmek için eski benliğin kesinliklerinin yıkılması gerekir. Fakat her yıkım yeni bir kuruluşu garanti etmez. Bazısı yalnızca yıkım olarak kalır.
Anders, çözülen eski varoluşunun yerine yenisini kuramaz ve ortaya çıkan boşluğu alkol ile uyuşturucuyla doldurmaya çalışır. Bağımlılık, onun açısından anlam krizine verilmiş en kolay ve en yıkıcı cevaba dönüşür. Bu, soru sorma cüretinin en kötü cevaplanmış hâlidir.
Anlık yok oluşlar ve sonrasında gelen geri dönüşler… Üstelik her dönüşte biraz daha kötü bir noktaya varmak; sorgulamak üzere yola çıkmışken eldeki kazanımları da kaybederek, sorgulanmamış hayatın sıfır noktasından eksiye düşmek… Toplumla uyumlu rutin, sorgulamayı düşük dozlu bir uyuşturucu gibi baskılayabilir. Fakat insan büyük bir iddiayla bu rutinin dışına çıkıp açılan boşluğu kaldıramazsa sorgulamasını daha ağır maddelerle dondurabilir. Hem de en ağır sonuçları göze alarak.
Belki insanların sorgulamaktan kaçmasının bir nedeni de bu risktir. Çünkü sorgulamak yalnızca yeni bir anlam bulma ihtimalini değil; elde olanı kaybetmeyi, en küçük düzeni bile yeniden kuramamayı ve çıktığı yere geri dönememeyi de içerir. Eski hayatın dışına çıkmak özgürleşmeyi garanti etmez. İnsan bazen hapishanesinden çıkar ama yaşayabileceği yeni bir dünya bulamaz.
Rehabilitasyon Anders’e uyuşturucudan uzak durabileceği korunaklı bir alan sağlamıştır; fakat ona ne için yaşayacağını veremez. Kurum davranışı düzenleyebilir ama insanın yerine anlam kuramaz. İyileşmek ile yaşamaya değer bir hayat bulmak aynı şey değildir. Rehabilitasyon onun için yeni bir varoluşa açılan kapı olmaktan çok, eski boşluğu bir süreliğine örten geçici bir iskeleye dönüşür.
Sonra, bazı somon türlerinin üremek için akıntının tersine yüzerek doğdukları yere dönmesi ve görevlerini tamamladıktan sonra ölmesi gibi, hayatının başladığı Oslo’ya, ailesinin evine ve eski çevresine döner. Görünürde rehabilitasyonun etkisini sınamaktadır; fakat bu dönüş giderek bir vedaya benzer. Tanıdıklara son kez selam vermek, eski mekânlara dokunmak ve kaybettiği hayatın izlerini dolaşmak…
Yine de Oslo’ya gelişini yalnızca baştan verilmiş bir ölüm kararının uygulanması olarak görmek eksik olur. İş görüşmesine gitmesi, arkadaşlarıyla konuşması, eski sevgilisine ulaşmaya çalışması, şehre ve geçmişine son kez dönmesi aynı zamanda son bir sınamadır: “Bana kalmam için bir neden gösterin.” Oslo yolculuğu hem yeniden başlama ihtimalinin son testi hem de başarısız olacağına önceden inandığı bir vedadır.
Akademisyen arkadaşı evlenmiş, çocuk sahibi olmuş ve bir düzen kurmuştur. Eski günleri konuşurlarken mutluluğun aptallar için olduğunu, kendisinin mutlu olmadığını ama idare ettiğini söyler. O da kendi yok oluşlarından sonra kusurlu, eksik fakat sürdürülebilir bir varoluş kurabilmiştir. Mutlak mutluluğu bulmamış; sorumluluklar, ilişkiler ve gündelik devamlılık içinde yaşamaya razı olmuştur.
Belki de Anders’in yapamadığı tam olarak budur: Eksikliği kabul ederek bir hayat seçmek. Arkadaşı kusurlu bir hayatı yaşamaya değer bulurken Anders, eksik bir anlamla yetinmeyi kendisine ihanet sayar. İş, arkadaşlık, aile, aşk ve gündelik haz ona nihai bir cevap vermediği için değersiz görünür. Oysa bunların hiçbirinin görevi nihai cevap olmak değildir.
Bazı arkadaşları ise Akira Kurosawa’nın Ikiru filmindeki gibi eğlenceye sığınarak durup düşünmeye fırsat bırakmadan yaşar. Karanlıktan korkan insanın ıslık çalması gibi, “Neden yaşıyoruz, neden varız?” sorularını gürültüyle sustururlar. Fakat Anders bu sorularla artık gündelik hayatın zayıf çözümleriyle oyalanamayacağı kadar derinden karşılaşmıştır.
Yine de buradan yalnızca Anders’in sahici sorular sorduğu, diğer herkesin ise uyuşmuş olduğu sonucu çıkmaz. Belki başkaları da aynı soruları sormuş, fakat kesin cevapları bulunmadığını kabul ederek yaşamayı sürdürmüştür. Anders’in farkı, soruları ilk kez veya herkesten daha içten sorması değil; artık hiçbir kısmi cevabın içinde yaşayamamasıdır. Soruları susturamaz ama onlardan yeni bir hayat da üretemez.
Kurosawa’nın Watanabe’si ölümün kesinliği içinden küçük ve somut bir eylemin anlamını çıkarır. Anders ise ölümün kesinliği karşısında küçük anlamları yetersiz bulur. Watanabe sınırlı bir işi gerçekleştirerek hayata bağlanırken Anders, hayatın tamamını açıklayacak bir cevap bekler. Böyle bir cevap gelmeyince yolun kendisini de anlamsız sayar.
Telefonla ulaşmaya çalıştığı eski sevgilisi de algıladığı biçimiyle gerçek bir insandan çok, zihninde yarattığı bir kurtarıcıdır. Anders onu yalnızca sevdiği bir insan olarak değil, kaybettiği hayatın ve hâlâ kurtulabileceği ihtimalinin simgesi olarak arar. Kendini kurtaramayan insan başkasından kurtarıcılık bekler ve bazen buna aşk adını verir. Oysa bu, kendi bataklığında yalnız çökmeme korkusu da olabilir. Sorun başka bir insana ihtiyaç duymak değil; onu bağımsız bir özne olmaktan çıkarıp kendi varoluşumuzu kurtarmakla görevlendirmektir.
Yazın tarihinin en kötücül karakterlerinden biri olan Shakespeare’in Othello’sundaki Iago, iffetli bir kadına iftira atarken dayanak olarak muazzam bir ifade kullanır: “Onun içtiği şarap da üzümden yapılmıştır.”
Desdemona da insandır; öyleyse onun da arzuları ve zaafları vardır. Iago’nun kötülüğü, insan doğasına ilişkin bu doğru gözlemi işlemediği bir suçun kanıtına dönüştürmesidir. Bir insanın yanılabilir olması, kendisine yakıştırılan yanlışı yaptığı anlamına gelmez. Iago önce ihtimali şüpheye, ardından Othello’nun zihninde kesinliğe dönüştürür.
Fakat sözün temelindeki gerçek değişmez: İnsan olan zaaflıdır. Zaaflı olmak da kötü bir şey değildir. Mesele zaafı görmek, onu analiz etmek ve mümkünse aşmak; aşılamıyorsa kontrol altında tutabilmektir. Kusursuzluk insani değildir. İnsani olan, kusurun hayatımızı ve başkalarının hayatını ele geçirmesini engelleyecek sınırlar kurabilmektir.
Anders’in içtiği şarap da üzümden yapılmıştır. O, mutlak hakikati görmüş ayrıcalıklı biri değil; bağımlılıkları, korkuları, suçlulukları, kibri ve yanılsamaları bulunan bir insandır. Sorularının ciddi olması, verdiği cevapların doğru olduğu anlamına gelmez. Onun hayatında anlam görememesi, hayatın nesnel olarak anlamsız olduğunu kanıtlamaz; belki yalnızca artık hiçbir anlam ihtimalini göremediğini gösterir.
Aynı durum arkadaşları için de geçerlidir. Onların evlilikleri, çocukları, işleri ve eğlenceleri kusursuz değildir; fakat kusurlu olmaları bunların sahte olduğunu göstermez. Rutin her zaman uyuşmak değildir. Bazen insanın anlamını üzerine kurduğu iskelettir. Sorgulamayı engelleyen rutin uyuşturucuya dönüşebilir; sorgulamanın ardından bilinçli biçimde kurulan rutin ise varoluşa biçim verir.
Brecht’in Galileo’nun Yaşamı’ndaki düşünceyi hatırlarsak: Yazık olan, kahramanı olmayan değil, kahramana ihtiyaç duyan toplumdur. Belki de kahramana ihtiyaç duymayan bir toplum yaratmalıyız. Aynı şey birey için de geçerlidir. Toplum siyasal bir kurtarıcıyı, Anders eski sevgilisini, bağımlı insan maddeyi, huzursuz insan ise bütün sorularını sona erdirecek mutlak bir hakikati bekler. Bunların tümü, hayatı sürekli kurma sorumluluğunu bir kişiye, nesneye veya son cevaba devretmenin farklı biçimleridir.
Elbette kahramana ihtiyaç duymamak, başka insanlara ve dayanışmaya ihtiyaç duymamak değildir. İnsan tek başına yaşamak veya kendisini tek başına kurtarmak zorunda değildir. Fakat başka bir insanı kendi varoluşunun bütün yükünü taşımakla görevlendiremez.
Belki de mutlak hakikate ulaşacağımıza inanan bir kesinlikle arayış içinde olmamalıyız. “Bir gün hakikati bulacağım ve ondan sonra huzurlu, mutlu olacağım,” düşüncesi insani olmadığı gibi sürdürülebilir de değildir. Çünkü insan değişir; koşullar, ilişkiler ve anlamlar da onunla birlikte değişir. Dün bizi hayatta tutan cevap, bugün yetersiz kalabilir.
Bu nedenle anlam, bir kez bulunup saklanan bir nesne değil; hayatla birlikte sürekli yeniden kurulan bir ilişkidir. Belki yapılması gereken, sürekli devrim düşüncesine benzer biçimde, sürekli bir anlam ve varoluş arayışı içinde olmaktır. Ulaştığımız cevapları mutlaklaştırmamak, yenilgiyi son karar saymamak, kurduğumuz düzenin zamanla yeni bir hapishaneye dönüşmesine izin vermemek…
Fakat sürekli arayış da yeni bir mutlaklığa dönüşmemelidir. İnsan yalnızca yürüyen değil; zaman zaman duran, bağlanan, ev kuran, sorumluluk alan ve kurduğu şeylerin içinde yaşamayı deneyen bir varlıktır. Arayışın amacı hiçbir yere bağlanmamak değil, bağlandığımız şeyleri mutlaklaştırmadan yaşayabilmektir.
Sorgulanmamış hayat eksiktir; fakat yalnızca sorgulamak da yaşamaya yetmez. İnsan kendisine verilmiş anlamları yıkabilecek cesarete sahip olmalı, ardından onların yerine kusurlu, sınırlı ve geçici de olsa yeni bağlar kurabilmelidir. Anders ilk eşiği geçmiş, ikincisinde kalmıştır. Onun trajedisi fazla derin düşünmesi değil; düşüncesini yeniden hayata bağlayamamasıdır.
İnsanı kurtaran, bütün zaaflarını yenmesi veya mutlak hakikate ulaşması değildir. Zaaflarını görebilmesi, yenilgilerinden yeni bir kavrayış çıkarabilmesi ve bulduğu hiçbir anlamı son anlam sanmadan yaşamaya devam edebilmesidir.
Çünkü insan varan değil, yolda olandır.