24.08.2026
Bir zamanlar ve son zamanlarda, Tavuk
3500 yıl önce Tayland civarında tarımsal üretim ile birlikte kırmızı orman tavukları insanların yaşadığı yerlere geldiler ve hasattan kalanlarla beslendiler. Günümüz evcilleştirilmiş tavuğunun ilk atalarının bunlar olduğu tahmin ediliyor. Önce sosyal/sembolik kullanım, sonra yumurta ve son yüzyılda da endüstriyel üretim “NESNESİ” hâline geldiler.
Tavuk bu ilişkide farklı bir şey istemedi, kendi isteği ile değişiklik de talep etmedi ancak insan zihni doğanın bir parçası olmaktan tanrılık iddiasına evrildi. Sonrası malum; ortak yaşamdan, varlığına saygıdan özellikle son 40 yılda gelinen nokta, fabrikalarda üretilen bir çikolata misali seri üretilen bir nesneye dönüşmesi oldu.
Doğada bir tavuğun yaşam süresi ortalama 5-10 yıldır. Günümüzde kuluçka fabrikası denen yerlerde güneşi, yağmuru görmeden, hatta ayakları toprağa bile değmeden yaklaşık 50 günlük yaşamları sona erdiriliyor. Suni döllenme ile başlatılan, özgürlüğü kısıtlanmış bir sürecin sonunda görevini tamamlayarak, tanrılaşan insanın tüm yaşamını kontrol ettiği ve planladığı bir varlık, daha doğrusu nesne/meta olarak yok ediliyor.
Zamanı Tanrı yaşar, insan ölmek için türemiştir
Kül Tigin Yazıtı..
Tavukları bu hâle düşüren şey insan türü müdür? Bütün hâlinde insanlık değil elbette ancak insanlık türü içinden çıkıp gücü ve etkisi artan dar bir grup bu durumun faili. Mutlakiyet ya da gücün tek elde, bir azınlık tarafından kullanılması insani bir şey değil; daha doğrusu insani olan kısımların altında ezilip yok olduğu ve yerine insani hassasiyetleri olmayan farklı bir türün zihinsel olarak ortaya çıkmasına yol açan bir mutasyon bu. Biyolojik olarak aynı olsak da soyut anlamda tamamen farklı bir tür bu.
Mutlak güç de kesinlik de Tanrı’ya yakışır; insani olan kısmi güç ve belirsizliktir. İnsan, kesinlik arayışı ile lanetlenmiş ya da kutsanmış bir varlıktır. Kesinlik ve anlam arayışı bir yolculuktur. Yolculuğu seven ve vazgeçmeyen için bu yolculuğun kendisi kutsanmadır ancak yolda olmanın değil de sonucun cazibesi ile yolculuğu ıskalayan sabırsızlar için bu lanettir. İşte insan yaşamı tam da bu doğum ile ölüm arasındaki yolculuktan ibarettir.
Sabırsızların güçlü olanları bu dar azınlığı oluşturur ve mutlakiyete kavuştuklarını düşünerek bir tür kendilerini Tanrı ilan ederler. Yoktan yaratamadıkları tavuk gibi türlerin varoluşlarını etkileyip değiştirerek sahte Tanrılık iddiasında bulunurlar. Sabırsızların güçsüz olanları ise bu sahte Tanrılık iddiasındaki insanlara biat ederek sahte Tanrı’nın sahte kulu olurlar ve birlikte, gerçek dünyanın içinde sahte bir soyut dünyada yaşarlar. Oysa sahte Tanrılar da sahte kulları da ölürler; kesin olan budur.
vay anam vay
sen ne dersin İstanbul
sen garip bir şair olsan söyle ne halt edersin
kimin gücü yeterse kahretsin parasızlığı
sefalet akıyor gürül gürül sokaklardan
Kirli Yüzlü Melekler - Attilâ İlhan
Metalaştırılan bu tavuğu unutmayın ve yazımızın ana konusu olan, 1998 yapımı, Andrew Niccol senaryosu ile Peter Weir yönetmenliğindeki ‘The Truman Show’ filmine bakalım.
Jim Carrey’nin canlandırdığı Truman karakteri kimdir? İstenmeyen gebelik sonucu dünyaya gelen ve bir TV şirketi tarafından sözleşme ile “hakları” alınan biridir. Anlayacağınız, Truman’ın en önemli özelliği sahipsiz, gariban biri oluşudur. Kim gibi? Deprem sonrası kaçırıldığı, kaybolduğu iddia edilen çocuklarımız, Gazze’deki çocuklar ya da Epstein Adası’ndaki çocuklar gibi; yani doğuştan gelen temel insan hakları gasp edilse bile hesabını soracak kimsesi olmayan biri! Ki günümüz sistemi Osmanlı’nın son dönemindeki bir anlatıya benzer. Yeni göreve başlayan bekçi karakolu arar amirim der iki tane hırsız yakaladım. Amir aferim oğlum getir onları karakola der. O da ama amirim çok güçlüler beni bırakmıyorlar der. Yeni günümüz dünyası tam da bu güçün tek değer haline dönüştüğü ve adalet, insani değerler gibi kavramların dünyanın çoğunluğunu oluşturan altta kalanlar için olmadığını göstermiyor mu?
Temel insan hakkı yoksa bildiğimiz insan da yok demektir aslında ki şirkete göre Truman bir insan değil, bir TV programı için kullanılan tam zamanlı bir aktördür. Bildiğimiz aktörlerden farkı ise aktör olduğunun farkında olmaması ve başka bir yaşamının olmaması; daha da beteri, başka bir yaşam bilincinin de olmaması!
Truman, TV programı için pek çok kamera ile donatılmış bir sette yaşamaktadır. Her anı dünyanın dört bir yanından insanlar tarafından ‘KESİNTİSİZ’ izlenmektedir. Bir laboratuvarda üzerinde bir şeyler araştırılan bir fare misalidir. Hayatının tamamı sahtedir. Tek gerçek olan ise kendisi ve tepkileridir ancak bu sahtelik denizinde bir damla gerçekliğin anlamının olması için en önemli şey olan farkındalık bilinci eksiktir.
Filmin günümüz dünyasında da sıkça hissettiğimiz ve bizleri hayatta tutan şey olan, Pandora’nın kutusunda kalan son hediye “umut”, işte bu farkındalık bilinci arayışıdır. Truman’ın tamamen sahte olan dünyasında, yani sette, sahte Tanrı olan şovun yaratıcısı Christof’un çok iyi dizayn edilmiş setindeki bazı küçük hatalar ve Truman’ın iç dünyasında içten içe hissettiği “yanlış bir şeyler var” sezgisi, umudun o karanlık mağaraya bir ışık gibi çatlaklardan sızmasına yol açar.
Tabii Truman’ı ve her zaman için insanlığı umuda itecek en önemli faktör sevgidir. Sette bir gün kısa bir rol verilen bir kız Truman’ı rolü dışına çıkarak gerçekten sever ve ona doğruyu söyler. Yalanlar labirentinde yaşayan birisinin tesadüfen gerçekle karşılaşması durumunda yapılacak en basit çözüm, doğruyu söyleyeni değersizleştirmek ve ortamdan kaldırmaktır. Öyle de yapılır ve kızın rolüne son verilir, Truman’a da kızın deli olduğu söylenir. Ki günümüz dünyasında da kapitalist sahte cennet algısının perdelerini yıkmaya çalışan her türlü entelektüele ya deli ya da ucube damgası vurulmasına benzer bir değersizleştirmedir bu.
Platon’un *Şölen* diyaloğunda Aristophanes’in anlattığı mitte erkek-kadın birleşik varlıklar heteroseksüel insanın öncüleridirler ve klasik Antik Yunan olay başlatıcısı olan Tanrı’ya yanlış yapmanın cezası olarak ikiye bölünmüşlerdir. Bu da bildiğimiz erkek ve kadın cinsiyetini oluşturmuştur. Aşk da insanın eksik kalan bütünlüğünü yeniden kurma arzusudur, diye açıklar. Anlayacağınız, bir TV setine hapsetseniz bile insan varoluşundan kaynaklanan aşk gibi temel duyguları engelleyemezsiniz. Film boyunca da Truman, hatta sonrasında evlense bile, o aşkını unutmaz.
Tabii gerçek hep aşk gibi doğal olan içsel eksikliklerden kaynaklanmaz. Filmdeki baba rolünü oynayan aktörün tekrar sete dâhil olma isteği gibi dışsallığın iç çatışmaları da buna yol açabilir. Günümüz dünyasında güçler arası çatışmadan dolayı, şeffaf olmayan güç savaşlarında masaya oturtmak için karşı tarafın ortaya döktüğü belgeler gibi; örneğin Epstein belgeleri, WikiLeaks, Sedat Peker’in açıklamaları vs.
Hep Truman’ı odağa alıyoruz. Oysa o, seyirciye reklam, izlenme vs. için gösterilen şey. “Görünen gerçek olsaydı bilime gerek kalmazdı.” diyen Marx misali, gösterilen Truman tamam; peki gösteren kim? Christof denen şovun yapımcısı, yönetmeni. Christof, var olan kurallar içinde zekice bir hamle ile mevcut sistemde öne çıkan biri. Yani Truman ipin üzerindeki cambaz, Christof ise bu cambazlık numarası için ipi ve oyuncuyu bulan sözde oyun kurucu. “Sözde” diyorum çünkü o sadece mevcut sistemle sınırlı biri ve sistemle sınırlı olan, başarılı da olsa aslında diğerlerinden farklı değil.
O da her ne kadar yaratıcı bir şey bulmuşsa da sistemin kuralları içinde kaldığından dar bir sınıra mahkûm. Hatta Truman ne kadar hapisse o da o kadar mahkûm. İşin kötüsü, Truman’ın farkındalık arayışı varken onun o bile yok çünkü o yapısal bir anlam arayışı içinde değil; tamamlanmışlık hissiyatında, yani bir tür canlılığı azalmış, otomatik pilottaki biri.
Zaten Truman, eksiklik hissiyatı ile sınırları zorlayıp sahteliğin, yani setin duvarlarına gelince Christof, tamamlanmışlık hissi ile “Dışarıda da farklı bir şey yok.” diyerek onu kalmaya ikna etmeye çalışır. Bu da fiziksel bir hapishanede tutulan Truman’ın değil de fiziksel olarak özgür ancak zihinsel olarak sistemin mahkûmu olan Christof’un asıl mahkûm olduğunun kanıtıdır.
Truman belki de o kontrollü ve güvenli hapishaneden daha tehlikeli bir dünyada daha büyük zorluklar yaşayacak ancak yenilikler ve dertlerle, bilinçli bir farkındalıkla yaşayacak. Oysa Christof, 30 yıl devam eden yarattığı bir dizinin gölgesinde kaybolacak.
İnsanlarda da çevrenizde sıkça görürsünüz; mesleklerinin, arkadaşlarının, kısaca alışkanlıklarının hapishanesinde öz benliklerinin alanlarını daraltarak kendilerini mahkûm ederler. ‘Esaretin Bedeli’ filminde 50 yıl boyunca kitap dağıtan mahkûmu düşünün. Bir gün hapishaneden çıkar ve normal hayata artık uyum sağlayamaz çünkü Nietzsche’nin “Uçuruma uzun süre bakarsan o da senin içine bakar.” sözü misali bir dönüşüm ve aynılaşma söz konusu olur. Hayvanat bahçesinde bir kafeste 20 yıl tutulan ayının, ormana bırakıldığında hiçbir fiziksel engel olmamasına rağmen hayali bir kafes varmış gibi dar bir alanda yürümesi misalidir bu. Mahkumluk sadece fiziksel olmakla kalmaz içsel, zihinsel mekanizmaları da uyumlar ve özgürlük kavramının anlamını yok eder!
Ve filmin asıl en görülmeyen karakteri, bu şovun müdavimi seyircilerdir. Çünkü onlar, bir deney hayvanı misali bir sete mahkûm edilen Truman olmadıkları için içten içe, bilinçaltlarında mutludurlar. Hatta kendilerini Christof’un tarafında, yani mahkûm eden tarafta hissederler. Christof bile onlar için bu insanlık dışı programı hazırlayan bir çalışandan ibarettir.
Oysa tüm bu karakterler içinde en acı hayat onlarınkidir çünkü sadece seyirci olmak, hayatta bir varoluştan feragat etmek demektir. İnsan seyretmez; görür, anlam çıkarır, düşünür, hayatına katar, değiştirir, dönüştürür. Edilgen bir varlık olmak ya da edilgen bir seyir, en büyük yokluktur. Kaldı ki gördükleri de aslında kendileri gibi bir lan biridir ve onu gördükçe onun gibi olmadıklarına şükrederek sistemi kutsarlar!
Hayatta en önemli şey zamandır ve insan zamanını öylesine harcıyorsa yaşamını askıya almıştır. İşte sıkça edilgen olarak maruz kaldıkları şeylerin etkisi ile “etkinlikçi” denen bir güruh türedi. Elbette hepsi böyle değil ancak sözümüz bu dışsallık etkisi ile varoluş kurma iddiasında olanlara. Bu tür etkinliklerde de asıl mesele, etkinliğin kendisinden çok, kişinin onunla nasıl bir bilinç ilişkisi kurduğudur. Tek mesele, zamanı nasıl kullanacağını bilmediği ve farkındalığı olmadığı için, ‘The Truman Show’’daki ürün yerleştirme misali bilinçaltı yönlendirmelerle maruz kaldıkları etkinliklere yönelmekten ibaret çoğunlukla. Bu tür sistemin bilinçaltı ürün yerleştirmelerine kapılanlara Truman'ın sorgulamadan, Christof'un ona uygun gördüğü senaryodan memnun yaşaması misali bir yaşam diyebiliriz. Sorgu yok dert yok ancak benlik de yok tabi!
Cambaz Truman, seti kuran Christof; “Cambaza bak!” diyerek hayatlarından zamanlarını, ceplerinden paralarını, zihinlerinden odaklarını çalan ise ortalıkta görünmeyen ve Tanrı misali, en güçlü olanın görünmemesi ancak her şeye etki etmesi gibi, sistemin kendisi!
Bir ürüne dönüşen kuluçka fabrikasındaki tavuk neyse Truman ve onun şovunu seyreden insan da sadece metadır.
Kiminin eti; kiminin parası, zamanı, odağı!