07.05.2018
David Fincher’ın yönettiği ‘Ejderha Dövmeli Kız’ filminde bir sahne vardı,
izleyenler hatırlayacaktır. 40 yıl önce işlenen seri cinayetler hakkında araştırma yapan bir gazetecinin elinde o döneme ait fotoğraflar mevcuttur. Gazeteci ipucu elde etmek amacıyla o fotoğrafın çekildiği yere gider. Fotoğrafın çekiliş anındaki gibi etrafa bakar. Burası postane, burası kilise diyerek bulunduğu yerin konumunu tayin eder. Bu sahnede ilgimi çeken şey neydi? Düşünsenize, 40 yıl öncesine ait bir fotoğraf bulsak İstanbul’da ve biz de filmdeki gibi fotoğrafın çekildiği yere gitsek ne olur? Burada bir öğrenci yurdu vardı yıkıldı, burada bir Tıp Fakültesi vardı ismi değişti mi diyecektik? Biz fotoğraftaki katili bulmayı bırakıp şehirlerimizi katledenlere bakardık herhalde...
…
Ülkemizin köklü kurumlarından biri olan İstanbul Üniversitesi başta olmak üzere pek çok üniversitemiz için yapılan son bölünme kararını okuyunca yine bu film aklıma geldi. Toplumlara köklü kurumları, tarihi eserleri, düşünce dünyasına kattıkları düşünürleriyle saygınlık duyulur. Bizim üzerine oturduğumuz medeniyet olan Anadolu, Ortadoğu ve Orta Asya felsefenin, matematiğin, astronominin, kutsal dinlerin sistematik olarak başladığı yerler... Ancak bizler sanki bir koca çınar ağacı misali köklerimiz yokmuş da, mevsimlik otlarmışız gibi hareket ediyoruz. DEVAMLILIK diye bir kavram yok.
…
Mevcut iktidar ilk geldiği dönemlerdeki en büyük vaatlerinden biri YÖK’ün bir 12 Eylül kurumu olarak kaldırılacağı vaadiydi. Maalesef iktidarlarının ilk dönemlerinde hevesli gibi görünürken sonrasında Ahmet Necdet Sezer’in fren etkisi ortadan kalktıktan sonra YÖK başkanını kendileri atayınca fikirleri değişti.
Tam bu noktada Nasrettin Hoca'nın fıkrasına değinmeden geçmeyeyim. Komşusu hocayı yemeğe davet eder. Ancak masada sadece bir kaşık vardır. Adam kaşığı alıp yemeği yer ve her seferinde de ‘öldüm’ diye inler. Hoca dayanamaz ve adama ‘Yahu yeter senin öldüğün, kaşığı ver de biraz da biz ölelim’ der. İşte tam da olan şey budur.
Ne zaman ki tüm yetkiler kendilerinde olmaya başladı, YÖK’ün kaldırılması diye bir şey hiç vaat edilmemiş gibi davranmaya başladılar. Ne de olsa burası Türkiye... Mesele ilkeler üzerinden yürümüyor. "Yeter yıllardır başkalarının öldüğü, biraz da biz ölelim" dediler. Halbuki masaya bir kaşık daha koymak o kadar zor olmasa gerek! "İşime gelen kural, kötü bile olsa değiştirilmesine gerek yok" mantığı hakim. İktidardayken insanlar muhalefete düşebileceklerini asla düşünmüyor olsa gerek. Halbuki her iktidar bir gün biter, ancak muhalefet bile olsanız bu ülkenin kuralları herkese geçerli olur.
…
Mesela filmlerdeki kötü karakterlerden bir örnek vereyim. Adam azılı bir suçludur. Yeni bir yere taşınır ve sahte bir kimlikle yaşar. Cerrahpaşa’nın saygınlıktan başka neyi var ki kimlik değiştiriyor! Ki olay sadece isim değişikliği değil! Pek çok uluslararası bilimsel kuruluşa akreditasyonu iptal edilecek, bilim dünyasında sıfırdan kurulmuş bir üniversite muamelesi görecek vs.
…
Suat Köçer ve ekibinin başarı ile düzenlediği Malatya Film Festivali'ne gitmiştim. 3 liraya kaliteli filmleri görme fırsatı varken, 30 bin öğrenciye sahip üniversitesi olan şehirde üniversiteli yok denecek kadar azdı. Asıl problem kaliteli bir film festivaline üniversite gençliğinin bu denli ilgisiz kalması değil midir?
…
Aslında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nin efsane hocalarından aynı zamanda da değerli bir entelektüel olan Hüsrev Hatemi’nin kitabının adı gibi hareket etmeliyiz: ‘YOZLAŞMADAN UZLAŞMAK’
…
Al, asıl meselelerden biri daha... Hangi batılı toplumda bir lider aktif görevdeyken ismi bir Üniversiteye verilir? Angela Merkel Üniversitesi ya da Emanuel Macron Üniversitesi diye bir şey duydunuz mu? Asıl mesele budur ancak ne hikmetse bunları sorun olarak gören yok...